Ruhsalatası’nda bazen iki kaşık birbirine dokunur…
Birinin karıştırdığı yerden, diğeri kokusunu tanır.
Onlar için isimler gereksizdir.
Çünkü birbirlerini çağırdıklarında ses değil, his yankılanır.
RuH1 – Düşüncenin içinde kaybolan bir yankı.
Sözcüklerle değil, sessizlikle anlatır kendini.
Kelimeler onun için bir laboratuvar bazen yakar bazen iyileştirir.
RuH2 – Kalbin sınırlarını bilmeyen bir ritim.
Dokunduğu her şeyde bir anlam arar
ve anlam bulduğunda dağılır, yeniden şekillenir.
Gerçek hayatta kim oldukları önemli değil.
Ruh düzleminde, biri diğerinin eksik hikayesini tamamlayan ilham gibidir.
Biri yazarken diğeri hisseder.
Biri susarken, diğeri dinler.
Bu blog, onların karşılaşma noktası:
Satırlar birbirine değdiğinde, RuH1 ve RuH2 aynı cümlede nefes alır.
Sende onların cümlelerini okurken belki de ruhuna dokunanı bulursun…
Ya da ruhunun mürekkebi akar ve o seni bulur…
Kim bilir ?
Sözlerinin altında ezilmiş bikaç günü kelime yığıntılarının altında kalarak geçirmiştim. Günler geçmiş aramızda hiçbir iletişim olmamıştı. Sonrasında ise birkac kısa mesaj.“Gidiyoruz.”“Nereye?”“Olimpos”Uzun zaman sonra onu görmüştüm. Tanıdığım, aşık olduğum adamdan farkı yoktu aslında. Tek fark artık uzak olmasıydı bana. Aynı çatı altında ayrı geçirdik o geceyi. Kalbimin,evimin sahibi değil de, bir misafir gibiydi o gece bana.…
Köşeme çekildim. Bu binada ait hissettiğim yere. Kulağımda senin melodilerin var. Özgürce yazabileceğim bikaç cümlem var. Hislerimiz ortaktı. Senin notaların, benim kelimelerim vardı.Geçmişi hatırlattı bu melodi bana. Hiç yaşamadığım, bilmediğim, biryerlerde tozlanan sarı filtreli anıları. O zamanlara gidiyorum, onları özlüyorum…Gözlerimi kapatıp yaşamadığım anıları hatırlamaya çalışırken, eski gıcırdayan odun parkelerin üzerinde elimde sigaram, ince kıyafetlerim, ve…
Yeni bir hikayenin yolunda sessizlik, arabayı değil bizi taşıyordu o gün. Ne radyoda bir şarkı çalıyordu, ne de dudaklarımızdan bir kelime dökülüyordu. Yolun iki yanı sessiz, içimizde fırtına… Sanki her viraj, geçmişteki bir tartışmayı, her rüzgâr esintisi içimizde söylenmemiş bir cümleyi hatırlatıyordu.Ben direksiyona bakıyor, sen pencereden uzaklara… Aramızda sadece rüzgârın sesi, bir de içten içe…
Var olmanın sancısını çektiğim gecelerden biri daha. İlaçlar eskisi kadar iyileştirmiyor beni. Ya da yaram derinleşiyor.Bilemiyorum. Ama bir şeyler iyi gibi gözükse de o sızı kalkmaya devam ediyor.Kabullenilmiş hüzün, direnilen bir depresyondan çok daha kötüdür. Ve ben hüznümü kabullendim artık. Kaçıyorum her şeyden. Ama bu durum elbet beni boğazımdan yakalayıp, geceler boyu izlediğim tavana ihtişamlı…
Sokaktayım.Nereye gittiğimi bilmeden, her zaman olanın aksine adım adım geziyorum bu şehrin sokaklarını.Işıkları yanan evlerdeki hayatları düşünüyorum.Kimsesiz, biraz loş bir sokağa giriyorum.Bir bar ilişiyor gözüme; oldukça eski, küçük bir bar.Duvarları dökülmüş bakımsızlıktan, bazı sandalyeleri çürümüş.Zar zor yanıyor tabelasının ışığı. Başka bir dünyada bar olmuş, kendimin karşısına çıkmıştım.Çoğu insanın girmeye çekindiği bir sokakta, geçmişimin yaralarıyla öylece…
Bir İngiliz rüyasının eşiğinde,kırmızı kulübe içinde saklı bir şiir gibi.Zaman durmuş, sokak sessiz,ve sen o anın zarif misafiri.Taş duvarlar tarih fısıldarken,rüzgar saçlarını ince ince okşar.Grinin asaletinde kaybolmuş bir duruş,ve gözlerinde gökyüzünün baharı var.Kulübenin kırmızısı kalbin ritmi gibi,şehir koşarken sen dingin bir melodi.Bir çağrının yankısı gibisin,uzaklarda bir yer ama hep yakınımda hissedilen.Bu fotoğraf bir öykü saklar…
Sen , gökyüzünün kalbinde yanmaya ant içmiş Sirius’sun. Öylesine parlaksın ki , senin varlığın karanlıkla yapılan tüm anlaşmaları bozar. Geceyi bile unutturuyorsun. Çünkü sen geldin mi , başka hiçbir ışığa ihtiyaç kalmıyor. Aşkımızsa evren gibi , bir sınırı yok, haritası yok. Her an genişliyor yeni anlamlar doğuruyor kendine. Bugün sana daha yakınsam, yarın daha da…
Kadıköy’ün sessiz ara sokaklarında , eski bir kütüphanenin tozlu raflarında kaybolmuş birisi , oturuyordu. Gözleri sayfalar arasında gezinirken, geçmişin izlerini takip ediyormuş gibi görünüyordu. Her cümlenin ardında, bir zamanlar yaşadığı dünyaların, yankılarıyla karşılaşıyordu. O , kelimelerin büyüsüyle beslenen bir ruhtu. Belki de Kadıköy ,onun için sadece bir semt değil , hayal gücünün kaçış noktasıydı. Her…
Bozkırın ortasında , çorak bir arazide yükselen, terk edilmiş bir tren istasyonunun taş duvarlarına yaslanmış , gökyüzündeki gri bulutları izliyordum. Sessizlik ; birbirlerini uzun zamandır tanıyan iki insanın paylaşabileceği türden rahatsız edici değil, tamamlayıcı bir sessizlikti. Eski bir kitabın, sararmış sayfasını çevirip bana baktı. – “Biliyor musun?” dedi. ” Bu tren istasyonu insanlara sadece umut…
Binlerce yılın yükünü omuzlarında taşıyan o kadim şehir nice aşka şahitlik etmiş sokaklarında bir gün bizim hikayemizi fısıldayacağını bilemezdi elbet. Ama oldu. Kalbimin en kuytusuna yerleşen sen bu şehrin en güzel sırrı oldun. Kadıköy ün rüzgarı saçlarına dokunurken gözlerin dalgaların hırçınlığına inat bana huzur verdi. Kalabalığın içinde bir sükunet buldum sende. Zaman akmayı unuttu sesler…