Bozkırın ortasında , çorak bir arazide yükselen, terk edilmiş bir tren istasyonunun taş duvarlarına yaslanmış , gökyüzündeki gri bulutları izliyordum. Sessizlik ; birbirlerini uzun zamandır tanıyan iki insanın paylaşabileceği türden rahatsız edici değil, tamamlayıcı bir sessizlikti. Eski bir kitabın, sararmış sayfasını çevirip bana baktı.
– “Biliyor musun?” dedi. ” Bu tren istasyonu insanlara sadece umut satmış. Hiçbir tren gelmemiş.”
Gözlerimi gözlerine hapsederek ;
– “Umut dediğin zaten böyle bir şey değil mi? Gelmeyen bir treni beklemek?” diye cevapladım.
Bir sigara yakıp başını salladı.
-“Peki ya biz neyi bekliyoruz? Şu andan başka ne kaldı ki elimizde?”
Gözlerini ufuktaki çizgiye dikti.
-“Biz beklemiyoruz…” diye mırıldandım.
-” Sadece gidiyoruz. Nereye olduğunu bilmeden neden olduğunu sorgulamadan. Belki de bu beklemekten daha doğru bir şeydir. Bizim hayatımızda doğru diye bir şey var mı? Ya da bunun bir önemi var mı?” diye cevapladı.
Tam bu sırada uzaklardan bir ses duyuldu ; Metalin birbirine çarpan sert gürültüsü. Hiçbir trenin gelmediği bu istasyonun raylarında bir gölge belirdi. Yavaşça yaklaşan bir lokomotif ,sanki zaman kendisine meydan okuyormuş gibi yavaşça durdu.
-“Biliyor musun ? Bazen bir şeyleri sorgulamayı bırakıp, sadece binmek gerekiyor” dedim.
Ayağa kalktı.
-“Belki bu tren de bizi ummadığımız bir yere götürür..”
Gülümsedim.
-“Belki de hiçbir yere.”
Ve ikimiz de trenin basamaklarını tırmanırken, arkamızda ne varsa, sonsuza dek, tozlu bir istasyonun kalıntılarına bıraktık. Çünkü bu yolculuk asla bir varış noktasından ibaret olmadı…
“Umut” için bir yanıt
Bu cok etkileyici bir yazı olmuş
Gelmeyen bir treni beklemek? Yaşanmış bir hikaye..