Sokaktayım.
Nereye gittiğimi bilmeden, her zaman olanın aksine adım adım geziyorum bu şehrin sokaklarını.
Işıkları yanan evlerdeki hayatları düşünüyorum.
Kimsesiz, biraz loş bir sokağa giriyorum.
Bir bar ilişiyor gözüme; oldukça eski, küçük bir bar.
Duvarları dökülmüş bakımsızlıktan, bazı sandalyeleri çürümüş.
Zar zor yanıyor tabelasının ışığı.
Başka bir dünyada bar olmuş, kendimin karşısına çıkmıştım.
Çoğu insanın girmeye çekindiği bir sokakta, geçmişimin yaralarıyla öylece orada duruyordum.
Güzelliğim beni tanıyan insanlara özeldi.
Usulca gittim yanına, korkutmadan.
Birkaç merdiveni tırmandıktan sonra tenha bir köşesine oturdum.
Uzun saçlı, zayıf, yirmilerinde olduğunu düşündüğüm bir çocuk ve arkasında silüet şeklinde gitar çalan bir kadın, yuvarlak tahta sahnenin üzerindeydi.
Ben masadaki en güzel yeri seçip yerleştirirken seni, sahneden seslendi bana:
“Benden sana son kalan, bir küçük resim şimdi. Cevap veremez ama ağlar yalnızlığına.”
Yanıbaşına ilişti bir terlemiş şişe.
Gözlerimi kapatıp aldım birkaç yudumumu.
Karşımda seni görmek, vücudumun isteyeceği en son şeydi.
Kalbimin görevi Tanrı’nın emanetine kan pompalamak ve beni hayatta tutmaktı; seni sevmek değil.
Beynim seni düşleyemezdi; organlarıma emir vermekti görevi.
Ciğerlerim seni koklayarak çiçek bahçesine dönemezdi; dumana ihtiyacı vardı.
Şişenin dibine gelmiş, şarkılar gelip geçmişti.
Bir kapak daha açıldı ve ardından bir tane daha.
Sigaramdan son nefesimi alıp yaslandım kırık sandalyeme.
Kafamı kaldırdım güçlükle.
Benim yansımam gibi karşımda duruyordun.
Gözyaşlarımı gözlerime gömmek için sımsıkı kapattım gözkapaklarımı.
Sen olamazdın…
Çok uzaklardaydın, yanıma gelebilmek için.
Bir çakmak sesi açtırdı gözlerimi.
Dirseklerini masaya koymuş, sessizce beni izliyordun.
Hâlâ buradaydın.
Bu sefer kendimi kandıramamış, gerçekliğinle yüzleşmiştim.
Zihnimin susturduğu kısık bir ses fısıldandı kulağıma:
“O, sen ruhunu Tanrı’ya sunana dek seninle.”