Olimpos’un Sessiz Yolunda


Yeni bir hikayenin yolunda sessizlik, arabayı değil bizi taşıyordu o gün. Ne radyoda bir şarkı çalıyordu, ne de dudaklarımızdan bir kelime dökülüyordu. Yolun iki yanı sessiz, içimizde fırtına… Sanki her viraj, geçmişteki bir tartışmayı, her rüzgâr esintisi içimizde söylenmemiş bir cümleyi hatırlatıyordu.
Ben direksiyona bakıyor, sen pencereden uzaklara… Aramızda sadece rüzgârın sesi, bir de içten içe birbirimizi özlemenin sessiz kabullenişi vardı.

Olimpos’a vardığımızda hava başka kokuyordu. Toprak, deniz, tarih ve biraz da portakal çiçeği… Hepsi bir arada, ama en çok huzur kokuyordu. Sanki o taş duvarlar, binlerce yıldır susan hikâyeleriyle bizi dinliyordu. Biz de sessizdik, ama bu kez yorgunluktan değil; sükûnetin iyileştiren yanındaydık.

Güneş dağların ardına çekilirken, portakal bahçesinin içinde küçük bir bungalov bulduk. Ahşap verandasında sararmış bir masa, iki sandalye… Basit ama samimi. O masaya oturduk, bir şişe rakı, birkaç meze, birkaç kelime… Başta çekingen, sonra dalga dalga yayılan bir yakınlık. Her yudumda biraz daha yumuşadı sesin, biraz daha ısındı bakışların.

Gece ilerledikçe masanın üzerindeki mumlar kısaldı, ama konuşmalar uzadı.
Bir ara sustuk — ama o sessizlik artık başka bir sessizlikti. Barışın, affetmenin, birbirini yeniden anlamanın sessizliğiydi.
Rakı kadehlerinde ayın yansıması, portakal ağaçlarının arasında fısıldayan rüzgâr, uzaklardan gelen cırcır böcekleri… Hepsi o geceye tanıklık ediyordu.

Sonra anladım: bazı yollar tartışmalarla, bazıları sessizlikle, ama en güzelleri birbirine yeniden dönmekle biter.
Olimpos’a o gün sadece gitmek için gitmemiştik; biz, birbirimizin kalbine yeniden dönmüştük.

O gece, senin yüzündeki o huzuru gördüğümde, içimden tek bir cümle geçti:
“Demek ki bazı yollar, sessiz başladığında daha doğru yere varıyor.”



Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir